[ez-toc]
MEKKE
Kur’an-ı Kerim’de “şehirlerin anası” (Ümmülkurâ), “güvenli belde” (el-Beledü’l-Emîn) ve Bekke gibi pek çok yüce isimle anılan Mekke, denizden 280 metre yükseklikte, etrafı dağlarla kuşatılmış çorak bir vadi üzerinde kurulmuştur. Hz. İbrahim’in, eşi Hacer ve oğlu İsmail’i Allah’ın emriyle bu ıssız vadiye bırakması ve ettiği dualar neticesinde bu topraklar dünya üzerindeki en bereketli manevi merkez haline gelmiştir. Hz. Muhammed’in (s.a.s) dünyaya geldiği ve vahyin inmeye başladığı bu kutlu şehir, etrafındaki Ebûkubeys, Hira ve Sevr gibi dağların doğal savunma hattıyla tarih boyunca Arap Yarımadası’nın en önemli kalbi olmuştur.
Mekke’nin etrafında, sınırları bizzat Hz. Peygamber tarafından alemlerle (işaret taşları) çizilen ve koruma altına alınan bölgeye “Harem” adı verilir. Yaklaşık 550 kilometrekarelik bir alanı kapsayan bu bölge, yeryüzünün ilk mabedini barındıran mutlak bir dokunulmazlık ve güven alanıdır. Harem sınırları içinde bitki örtüsüne zarar verilmesi, zararlı hayvanlar dışında canlıların öldürülmesi ve her türlü çatışma kesinlikle haram kılınmıştır. Bu sınırlar içinde yapılan ibadetlerin ve kılınan namazların, yeryüzünün diğer bölgelerine göre katbekat fazla ilahi feyze sahip olduğu müjdelenmiştir.

Yeryüzünde âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak kurulan ilk ibadethane olan Kâbe, 15 metre yüksekliğinde ve 10.70×12 metre ebatlarında küp şeklinde muazzam bir yapıdır. Temelleri Hz. İbrahim ve Hz. İsmail tarafından atılan bu beytin inşasında, Mekke çevresindeki dağlardan getirilen ve günümüzde dış yüzeyde görülen 1614 adet bazalt taş kullanılmıştır. Kâbe’nin dört köşesi (Rüknülırâkî, Rüknüşşâmî, Rüknülyemânî ve Rüknühacerülesved) dünyanın dört ana yönünü işaret eder. Osmanlı padişahları I. Ahmed ve IV. Murad dönemlerindeki titiz onarımlarla sağlamlaştırılan bu mukaddes yapı, etrafında dönen milyonlarca Müslümanla evrensel bir ahengi temsil eder.

Kâbe’nin kuzeydoğu duvarında, Hacerülesved’e 2 metre mesafede yer alan Kâbe Kapısı, tavaf alanından 1,92 metre yüksekliktedir. Hz. İbrahim döneminde yer hizasında ve iki adet olan kapılar, 605 yılında Kureyş’in Kâbe’yi yeniden inşası sırasında teke düşürülmüş ve sel sularından korumak amacıyla yerden yükseltilmiştir. İlk olarak Emevî Halifesi I. Velid döneminde altın levhalarla kaplanan bu görkemli kapı, üzerinde ayetlerin yer aldığı özel altın ve sırma işlemeli bir örtü ile (sitare) örtülmektedir.

Kâbe’nin doğu köşesinde, yerden 1,5 metre yükseklikte gümüş bir mahfaza içinde yer alan Hacerülesved, Arapça’da “siyah taş” anlamına gelir ve hacıların tavafa başlama ve bitiş noktasını belirler. Yaklaşık 30 cm çapında koyu kırmızımsı siyah renkte olan bu taş, Hz. İbrahim tarafından tavafın başlangıcını işaretlemek üzere yerleştirilmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.s), bu taşı bizzat öpmüş ve ona dokunmanın günahları sileceğini, kıyamet gününde de hak üzere ziyaret edenlere şahitlik edeceğini müjdelemiştir.

Mescid-i Harâm’ın içerisinde, Kâbe’ye 15,40 metre mesafede yer alan Makam-ı İbrâhim, Hz. İbrahim’in Kâbe duvarlarını örerken üzerine çıktığı ve ayak izlerini taşıyan mübarek taştır. Kur’an-ı Kerim’de doğrudan adı geçen ve Allah’ın ayetlerinden biri olarak işaret edilen bu makam, 20 cm kalınlığında sarı ve kırmızı karışımı bir renge sahiptir. Veda Haccı’nda Peygamber Efendimiz tavafını tamamladıktan sonra bu makamın arkasında iki rekât namaz kılmış ve bunu ümmetine sünnet kılmıştır.

Kâbe’nin kuzeybatı duvarının tepesinde, çatıda biriken suların Hicr alanına akmasını sağlayan oluktur. 605 yılındaki inşada eklenen bu oluk, ilk kez Halife I. Velid zamanında altınla kaplanmış, ardından Osmanlı padişahları Kanûnî Sultan Süleyman, I. Ahmed, IV. Murad ve Abdülmecid dönemlerinde büyük özenle yenilenerek mîzâb-ı rahmet adıyla şereflendirilmiştir. Peygamber Efendimiz tavaf esnasında bu oluğun altına geldiğinde, “Allahım! Senden ölüm anında rahatlık, hesap anında da af dilerim” diyerek dua etmiştir.

Kâbe’nin kuzeybatı duvarının önünde yer alan, 1,31 metre yüksekliğinde yarım daire şeklindeki mermer duvarla çevrili alandır. Hz. İbrahim’in orijinal temellerinde Kâbe’ye dahil olan bu alan, 605 yılında inşaat malzemesinin yetmemesi sebebiyle binanın dışında bırakılmıştır. Ancak manevi olarak Kâbe’nin bir parçası kabul edilir. Hz. Ayşe, Kâbe’nin içinde namaz kılmak istediğinde Peygamberimiz onu elinden tutarak bu alana sokmuş ve “Kâbe’ye girmek istersen burada namaz kıl, çünkü o Kâbe’den bir parçadır” buyurmuştur.

Hacerülesved ile Kâbe’nin altın kapısı arasında kalan yaklaşık 2 metrelik mukaddes bölüme “sıkı sıkıya yapışılan yer” anlamında Mültezem denir. Hadis-i şeriflerde duaların kabul edildiği mübarek bir durak olarak bildirilen bu noktada, Peygamber Efendimiz (s.a.s) göğsünü, yüzünü ve ellerini Kâbe duvarına dayayarak huşu içinde Rabbine niyazda bulunmuştur.

Kâbe’nin dört duvarını baştan başa saran, İslam sanatının en muazzam eseri olan Kisve, günümüzde 14 metre uzunluğunda ve 48 parçadan oluşup toplam 638,4 metrekarelik bir alanı kaplar. Tarihte Memlükler döneminde siyah ve mavi, Osmanlılar döneminde yeşil ve siyah atlastan dokunan örtü, asırlar boyunca Mısır ve İstanbul’da dokunarak Mekke’ye gönderilmiştir. Üzerinde altın ve gümüş tellerle ustalıkla işlenmiş lafza-i celâl, kelime-i tevhid ve ayet-i kerimeler yer alır.

Abbâsî halifeleri döneminde başlayan ve Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim ile her yıl düzenli bir devlet geleneğine dönüşen Surre Alayları, Haremeyn’e gönderilen kıymetli hediye ve tahsisatları ifade eder. “Mahmil” adı verilen işlemeli mahfeler ve sandıklar içerisinde taşınan bu yardımlar, Mekke ve Medine’deki yoksul halkın desteklenmesi, Kutsal Topraklar’daki vakıfların yaşatılması ve Mescid-i Harâm’ın bakımının eksiksiz yapılması için kullanılmıştır.

Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’den bu yana Kâbe’nin düzenini ve bakımını sağlamak eşsiz bir şeref kabul edilmiştir. İslâm’dan önce Mekke idaresiyle Kureyş’e geçen bu görevler; Hicâbe (Kâbe’nin kapı ve anahtarlarının muhafazası), Sikâye (hacılara su temini) ve Rifâde (hacılara yemek dağıtımı) olarak kurumsallaşmıştır. Günümüzde Kâbe’nin içi, her yıl zemzem ve gül suyu karışımıyla, devlet erkânının katıldığı büyük bir saygı ve huşû merasimiyle yıkanarak bu asırlık gelenek sürdürülmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de on beş ayrı yerde zikredilen Mescid-i Harâm, yeryüzünün ilk ve en faziletli mescididir. Kâbe’yi şefkatle kuşatan bu kutsal alan, Hz. Ömer ve Hz. Osman devirlerinden itibaren genişletilmeye başlanmış, en zarif mimari kimliğini ise Osmanlı padişahları II. Selim ve III. Murad dönemlerinde inşa edilen konik kubbeler ve revaklarla kazanmıştır. Günümüzde 400.000 metrekarelik devasa bir alana yayılan ve doksan beş kapısı bulunan bu muazzam külliye, aynı anda bir milyon kişinin huşu içinde namaz kılmasına imkân tanımaktadır. Peygamber Efendimiz’in müjdesiyle, burada kılınan namaz diğer mescitlerde kılınan namazlardan yüz bin kat daha faziletli sayılmaktadır.

Mekke’nin ıssız çölünde, Hz. Hacer’in evladı İsmail için çırpınışlarına Yüce Allah’ın bir lütfu olarak fışkıran Zemzem, Mekke’nin hayat kaynağıdır. Başlangıçta bir pınar olan ve Hz. İbrahim tarafından genişletilen kuyu, zamanla kaybolduktan sonra Hz. Peygamber’in dedesi Abdülmuttalib tarafından yeniden gün yüzüne çıkarılmıştır. Kâbe’nin 18 metre güneydoğusunda, Hacerülesved’in tam karşısında yer alan bu kutsal su için Peygamber Efendimiz, “Yeryüzünde bulunan suların en hayırlısıdır; içilmesi açlığı giderir, hastalığa şifa olur” buyurmuştur. Günümüzde tavafın ardından içilmesi müstehap olan bu bereketli su, ultraviyole ışınlarıyla dezenfekte edilerek modern sistemlerle Harem-i Şerif’in her köşesinde misafirlere sunulmaktadır.

Kâbe’nin etrafındaki Mescid-i Harâm kompleksi içinde yer alan Safâ ve Merve, Kur’an-ı Kerim’de “Allah’ın koyduğu semboller” olarak yüceltilen iki mübarek tepedir. Hz. Hacer’in susuz kalan bebeği için sergilediği emsalsiz anne fedakârlığının hâtırasını yaşatan “sa’y” ibadeti, aralarında yaklaşık 400 metre mesafe bulunan bu iki tepe arasında ifa edilir. Ebûkubeys dağının eteğindeki Safâ ile Kuaykıân dağının eteğindeki Merve arasındaki bu vadi, günümüzde klimalı ve iki katlı modern bir yapıya dönüştürülerek Mescid-i Harâm’a tam entegre edilmiştir

Peygamber Efendimiz’in en büyük destekçisi Hz. Hatice validemizle evlendikten sonra hicrete kadar tam yirmi sekiz yıl boyunca huzurla yaşadığı İslam’ın ilk yuvasıdır. Eski kuyumcular çarşısında, Merve tepesine çok yakın bir konumda yer alan bu hane, Hz. İbrahim dışındaki tüm çocuklarının dünyaya geldiği ve ilahi vahyin nurlarına ev sahipliği yapan mukaddes bir mekândı. Osmanlı padişahı Kanûnî Sultan Süleyman döneminde kubbeli bir mescide dönüştürülen ve Hz. Fatıma’nın doğduğu odası özel bir kafesle korunan bu tarihi yapı, 1993 yılındaki genişletme çalışmalarında Harem-i Şerif’e dahil edilmiştir.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz’in 571 yılında dünyayı şereflendirdiği bu kutlu hane, Mekke’nin Ebû Tâlib Mahallesi’nde bulunuyordu. Dedesi Abdülmuttalib’den babası Abdullah’a miras kalan bu ev, Abbâsî halifelerinden Mehdî’nin eşi Hayzürân tarafından restore edilerek mescide çevrilmiştir. Osmanlı Sultanı II. Mustafa döneminde Mevlid kandillerinde özel anma merasimlerinin yapıldığı bu manevi durak, günümüzde Safâ tepesinin karşısında “Mekke Kütüphanesi” olarak hürmetle muhafaza edilmektedir.

440 yılında Kureyş’in soylu lideri Kusay b. Kilâb tarafından Kâbe’nin hemen kuzeyinde inşa edilen Dârünnedve, İslâm öncesi Mekke’nin siyasi ve içtimai parlamentosuydu. Kırk yaşını aşmış kabile liderlerinin katılabildiği bu meclis, savaş, barış ve evlilik gibi tüm hayati kararların alındığı, kapısı doğrudan Kâbe’ye açılan stratejik bir yapıydı. Hz. Peygamber’e suikast planlarının da yapıldığı bu eski idare merkezi, Emevî ve Abbâsî dönemlerinde halifelerin konaklama yeri olmuş, 897 yılında ise Mescid-i Harâm sınırlarına katılarak günümüzde altın oluğun karşısındaki tavaf alanının bir parçası haline gelmiştir.

İslâm davetinin en zorlu ilk yıllarında Peygamber Efendimiz’in tebliğ karargâhı olarak kullandığı, Safâ tepesinin eteklerinde yer alan Erkam b. Ebü’l-Erkam’a ait tarihi evdir. Müslümanların dikkat çekmeden toplanıp Kur’an öğrendiği, Hz. Ömer’in iman ederek İslâm ordusuna güç kattığı bu fedakârlık yuvası, İslâm’ın ilk eğitim merkezidir. Tarih boyunca Abbâsî halifeleri tarafından mescide çevrilerek Dârülhayzürân adını alan, III. Murad döneminde ise yenilenen yapı, 1955 yılındaki genişletme çalışmaları sırasında tamamen Mescid-i Harâm’a katılmıştır.

Peygamber Efendimiz’in amcası Ebû Tâlib’in kızı olan Ümmü Hânî’ye ait ev, İsrâ ve Mi’rac mucizesinin dünyadaki başlangıç noktalarından biri olarak kabul edilir. Ebû Tâlib mahallesinde yer alan ve Mescid-i Harâm’a bitişik olan bu hane, Mekke’nin fethinden sonra Peygamberimizin gelerek istirahat ettiği ve şükür namazı kıldığı kutlu bir durağa dönüşmüştür. 783 yılında Mescid-i Harâm’a dahil edilen evin bulunduğu alana Ümmü Hânî kapısı adı verilmiş olup, bu mekân günümüzde Harem-i Şerif içindeki müezzin mahfelinin yer aldığı kısımdır.

Kâbe’nin yaklaşık 100 metre doğusunda yükselen ve 420 metre yüksekliğe sahip Ebûkubeys Dağı, Mekke’nin en kadim nişanelerinden biridir. Nuh Tufanı’ndan Kâbe’nin inşasına kadar Hacerülesved’i bağrında sakladığı için “el-Emîn” sıfatıyla anılan bu dağ, aynı zamanda Hz. İbrahim’in tüm insanlığı hacca davet etmek için üzerine çıktığı zirvedir. İslâm’ın ilk yıllarında Dârülerkâm’a ev sahipliği yapan ve bir rivayete göre Ay’ın yarılması (İnşikaku’l-Kamer) mucizesine sahne olan bu dağ, günümüzde Mescid-i Harâm’ı çevreleyen tünellere ve saray yapılarına ev sahipliği yapmaktadır.

Mekke’nin batısında, Ebûkubeys Dağı’nın tam karşısında yer alan ve yaklaşık 430 metre yüksekliğe sahip olan tarihi Kuaykıân Dağı, günümüzde Hind Dağı adıyla da bilinmektedir. Emevî valisi Haccâc b. Yûsuf’un, Kâbe’ye sığınan Abdullah b. Zübeyr’e karşı düzenlediği askeri harekâtta mancınıklarını kurduğu bu stratejik tepe, İslâm tarihinin zorlu mücadelelerine şahitlik etmiştir. Kâbe’yi bir hilal gibi saran dağ silsilesinin mühim bir parçası olan bölge, günümüzde tamamen yerleşim alanlarıyla kaplıdır.

Câhiliye döneminde Âkır veya Eâsîr adıyla anılan bu dağ, Harem-i Şerîf’e sadece 150 metre mesafede yer alır. Hz. Ömer’in doğduğu evin burada bulunması ve mensup olduğu Benî Adî b. Ka’b kabilesinin bu bölgede yaşaması sebebiyle onun adıyla meşhur olmuştur. Günümüzde Hafâyir yönünden gelip İbrâhim Halîl caddesi üzerinden Mesfele’ye inen güzergâhta sağ tarafta kalan bu tepe, Cebeliömer adıyla anılan büyük konaklama ve yapı projelerine ev sahipliği yapmaktadır.

Peygamber Efendimiz’in, dedesi Abdülmuttalib’in vefatından sonra himayesine girdiği amcası Ebû Tâlib’in oturduğu bu mahalle, Hz. Muhammed’in (s.a.s) çocukluk ve gençlik yıllarının geçtiği mekândır. Resûl-i Ekrem, Hz. Hatice ile evlenene kadar bu mahallede yaşamıştır. İslâm’ın ilk yıllarında müşriklerin uyguladığı acımasız sosyal ve ekonomik boykot (616-619) sırasında tüm Hâşimoğulları ve Muttaliboğulları bu dar mahalleye sığınarak üç yıl boyunca büyük sıkıntılara göğüs germiştir. Hz. Ali’nin doğduğu evin de bulunduğu ve günümüzde Şi’bü Ali olarak da bilinen bu alan, Harem-i Şerif’in kuzeyinde, Handeme dağı ile Ebûkubeys arasında kalmaktadır.

Kâbe’nin yaklaşık 100 metre doğusunda yükselen ve 420 metre yüksekliğe sahip Ebûkubeys Dağı, Mekke’nin en kadim nişanelerinden biridir. Nuh Tufanı’ndan Kâbe’nin inşasına kadar Hacerülesved’i bağrında sakladığı için “el-Emîn” sıfatıyla anılan bu dağ, aynı zamanda Hz. İbrahim’in tüm insanlığı hacca davet etmek için üzerine çıktığı zirvedir. İslâm’ın ilk yıllarında Dârülerkâm’a ev sahipliği yapan ve bir rivayete göre Ay’ın yarılması (İnşikaku’l-Kamer) mucizesine sahne olan bu dağ, günümüzde Mescid-i Harâm’ı çevreleyen tünellere ve saray yapılarına ev sahipliği yapmaktadır.

İslâm öncesi dönemde Mekke, coğrafi ve sosyal yapısına göre iki ana bölgeye ayrılırdı: Güneyde su yataklarının bulunduğu Mesfele ve kuzeydeki yukarı mahalle olan Ma’lât. Safâ tepesinden Ecyâdeyn’e kadar uzanan Mesfele, Mekke’nin Yemen ile olan ticari bağlantı noktasıydı. Şehrin ileri gelenlerinin oturduğu ve köklü mezarlığın yer aldığı Ma’lât ise Mina, Arafat ve Tâif yönüne giden yolların kilit noktası olarak stratejik bir öneme sahipti.
Mekke’nin en eski ve hürmet gören kabristanı olan Cennetü’l-Muallâ, Harem-i Şerif’in yaklaşık 2 km kuzeyinde yer alır. Câhiliye döneminde Hacûn, sonraları ise Ma’lât adıyla anılan bu mezarlık, Peygamber Efendimiz’in “Bu kabristan ne güzeldir!” övgüsüne mazhar olmuştur. Başta Hz. Hatice validemiz olmak üzere, Hz. Peygamber’in oğulları Kâsım ile Abdullah ve Abdullah b. Zübeyr gibi pek çok önemli şahsiyetin ebedi istirahatgâhıdır. Kanûnî Sultan Süleyman döneminde Hz. Hatice’nin kabri üzerine yaptırılan türbe 1926 yılında yıkılmış olsa da, alan manevi derinliğini tüm sadeliğiyle korumaktadır.
Mekke’nin fethi için ilerleyen İslâm ordusunun şehre girmeden önce karargâh kurduğu tarihi Zîtuva mevkiidir. Hz. Peygamber geceyi burada geçirmiş, ertesi sabah buradaki kuyuda abdest alıp yıkanarak fetih yürüyüşüne başlamıştır. Günümüzde Cervel semtinde, Doğumevi’nin hemen karşısında yer alan bu kuyunun etrafındaki Osmanlı dönemi mimari yapı halen ayakta durmaktadır. Resûl-i Ekrem’in namaz kıldığı musallâ ise kuyunun bulunduğu yerin hemen dışındaki kayalık tepe üzerindedir.
Harem-i Şerif’in yaklaşık 2 km kuzeyinde, Cennetü’l-Muallâ yakınlarında şehre hâkim bir tepe üzerinde yükselen bu mescit, Kur’an-ı Kerim’in evrenselliğinin en büyük nişanelerinden biridir. Hz. Peygamber’in, sahabi Abdullah b. Mesûd ile birlikte gelerek cinlere vahyi tebliğ ettiği ve onlara Kur’an okuduğu mekândır. Geçmişte gece bekçilerinin toplanma yeri olduğu için Mescidü’l-Hurrâs adıyla da bilinen yapı, ilk olarak 1700 yılında İbrâhim Ağa tarafından inşa edilmiş, 2000 yılında ise yıkılarak modern İslâm mimarisiyle yeniden tasarlanmıştır.
Mekke’nin doğusunda, Mescid-i Cin’in hemen güneyinde yer alan bu tarihi mescit, Mekke’nin fethi günü Hz. Peygamber’in sancak (râye) diktiği nurlu noktayı temsil eder. Cübeyr b. Mut’ım’a nisbet edilen kuyunun yanında, Allah Resûlü’nün zaferin şükrü olarak iki rekât namaz kıldığı bu alana ilk mescit Abbâsîler döneminde inşa edilmiş ve Halife Mu’tasım-Billâh tarafından tamir ettirilmiştir.
Peygamber Efendimiz’in, Veda Haccı dönüşünde Mina’dan ayrıldıktan sonra Maabde bölgesinde çadır kurdurup dinlendiği kutlu alanda inşa edilmiştir. Mina istikametinden gelirken kaleli dağın eteklerinde yer alan bu mescit, ilk olarak 720 yılında yapılmış, ardından Sultan Abdülmecid döneminde restore edilmiş ve yakın tarihte Suudi Arabistan devleti tarafından modern mimariyle yenilenmiştir.
Sadakatin sembolü Hz. Ebû Bekir’in doğduğu ve Hz. Peygamber’in kutlu Hicret yolculuğuna çıkmadan önce gelip beraber yola revan oldukları evin bulunduğu alandır. Mescid-i Harâm’a sadece 200 metre mesafede, Mesfele yönünde bulunan bu tarihi ev, sonraki asırlarda mescide çevrilmiş ve “Mescid-i Ebû Bekir” adıyla anılmıştır. (Günümüzde bu alan Harem genişletme
Mekke’nin 21 kilometre doğusunda, Tâif dağ yolu üzerinde yer alan ve ova görünümünde düz bir alan olan Arafat, haccın en önemli rüknü olan vakfe ibadetinin gerçekleştirildiği yerdir. Yaklaşık 13,68 kilometrekarelik bir alanı kaplayan bu kutsal meydan, merkezinde yer alan granit taşlı Cebel-i Rahme (Rahmet Dağı) ile bilinir. Arafat isminin, Hz. Adem ile Hz. Havva’nın cennetten yeryüzüne indikten sonra burada buluşup birbirlerini tanımalarından (arefe/areftü) veya insanların günahlarını itiraf ederek Allah’tan af dilemelerinden geldiği rivayet edilmektedir.
Arafat’ın batısında yer alan Nemire adlı küçük bir tepecikte ve Harem sınırının bittiği Urene vadisi üzerinde inşa edilen devasa mescittir. Peygamber Efendimiz (s.a.s), Veda Haccı sırasında burada kurulan kıldan bir çadırda konaklamış ve 120 bini aşan ashabına evrensel insan hakları beyannamesi niteliğindeki meşhur Veda Hutbesi’ni irad etmiştir. Yine bu mekânda öğle ve ikindi namazlarını cem’-i takdim (birleştirerek) ile kıldırdıktan sonra vakfe mahalline geçmiştir. Hac mevsiminde Arafat vakfesine hazırlanan milyonlarca Müslümanın manevi coşkuyla doldurduğu bu cami, bölgenin en önemli sembollerindendir.
Mekke’ye 13 kilometre mesafede, Arafat ile Mina hudutları arasında yer alan ve toplam 963 hektarlık alana yayılan Müzdelife, hac ibadetinde Arafat’tan sonraki ikinci vakfe yeridir. “Yaklaşmak” anlamına gelen ismi, hacıların burada toplanarak zikir ve dualarla Allah’a yaklaşmalarını ifade eder. Kur’an-ı Kerim’de “Meş’ar-i Harâm” olarak işaret edilen bu mübarek alanda Peygamber Efendimiz Veda Haccı’nda akşam ve yatsı namazlarını cemederek (birleştirerek) kıldırmış ve fecir vaktine kadar Kuzah tepesi yakınında vakfeye durmuştur. Misafirlerimiz, Mina’daki şeytan taşlama ibadeti için kullanacakları taşları bu bereketli topraklardan toplarlar.
Mescid-i Harâm’ın yaklaşık 7 kilometre kuzeydoğusunda, Mekke ile Müzdelife arasında yer alan 812 hektarlık kutsal bir vadidir. Hac ibadetinin kalbini oluşturan şeytan taşlama (Cemerât), kurban kesme, tıraş olma ve bayram günlerinde çadırlarda konaklama (mübit) gibi önemli menâsikler Mina sınırları içerisinde ifa edilir. Hz. Adem’in burada cenneti arzu etmesi veya kurbanların kesilip kan akıtılması sebebiyle Mina adını aldığı rivayet edilir. Günümüzde vadinin tamamını kaplayan ve yanmaz malzemeden yapılmış on binlerce beyaz çadır, Mina’yı kelimenin tam anlamıyla bembeyaz bir çadır kente dönüştürmektedir.
Mina vadisinde, küçük şeytan (birinci cemre) mevkiinin hemen yakınında, Sâih dağının eteklerinde kurulan tarihi mescittir. Peygamber Efendimiz’in Veda Haccı sırasında çadır kurup ashabıyla cemaatle namaz kıldığı yerde inşa edilmiştir. İslâm kaynaklarında, aralarında Hz. Musa’nın da bulunduğu yetmiş peygamberin bu mübarek mekânda namaz kıldığı rivayet edilmekte olup, burası tarihin en eski ibadet merkezlerinden biri olarak kabul edilir. Asırlar boyunca Osmanlı dâhil birçok İslâm devleti tarafından onarılan mescit, 1987 yılında 25 dönümlük devasa bir alana modern mimariyle yeniden inşa edilmiştir.
Hacıların kurban bayramı günlerinde Mina’da küçük taşlar fırlatarak sembolik olarak şeytanı taşladıkları üç ayrı noktaya Cemerât denir. Mekke yönüne doğru sırasıyla Küçük (Birinci), Orta ve Büyük (Akabe) cemre olarak isimlendirilen bu alanlar, Hz. İbrahim’in Allah’ın emriyle oğlu İsmail’i kurban etmeye götürürken kendisini engellemeye çalışan şeytanı taşlayarak kovduğu yerlerdir. İnsanın nefsini ve şeytanın vesveselerini recmetmesini (taşlamasını) simgeleyen bu ibadet, günümüzde milyonlarca hacının güvenle görevini ifa edebilmesi için dört katlı devasa köprüler ve eliptik havuzlarla modernize edilmiştir.
Mescid-i Harâm’a yaklaşık 3 kilometre uzaklıkta, Mina’daki Cemretül-akabe’nin hemen yanı başında yer alan, etrafı tepelerle çevrili küçük ve kuytu bir vadidir. İslâm tarihinin en büyük dönüm noktalarından biri olan ve “Akabe Biatları” olarak bilinen tarihi sözleşmeler burada gerçekleşmiştir. 621 ve 622 yıllarında, Medine’den (Yesrib) gelen Müslümanlar Hz. Peygamber ile burada gizlice buluşarak O’na canları pahasına sahip çıkacaklarına dair biat etmiş ve Hicret’in kapılarını aralamışlardır. Bu eşsiz sadakat hâtırasını yaşatmak adına Abbâsî Halifesi Ebû Ca’fer el-Mansûr tarafından buraya Mescid-i Bey’a (Biat Mescidi) inşa edilmiştir.
İslâmiyet öncesi dönemde, Kâbe’yi yıkmak için yola çıkan Yemen Valisi Ebrehe komutasındaki devasa fil ordusunun Mekke’ye saldırmadan hemen önce karargâh kurup konakladığı tarihi vadidir. Fil Suresi’nde bahsedilen o ibretlik olayların arifesine şahitlik eden bu alan, günümüzde Tâif yolu üzerinde yer almakta olup halk arasında “Yeşil Vadi” adıyla da bilinmektedir.
Müzdelife ile Mina hudutları arasında yer alan bu vadi, Kâbe’yi yerle bir etmek üzere gelen Ebrehe’nin fil ordusunun Ebabil kuşları tarafından atılan taşlarla helak edildiği (Fil Vak’ası) yerdir. Allah’ın beytini koruduğu ilahi azabın tecelligâhı olan bu bölge, Kur’an-ı Kerim’de doğrudan Fil Suresi’ne konu olmuştur. Günümüzde Vadiinâr olarak isimlendirilen bu alandan geçen hacıların, tarihi sünnet gereği burada fazla beklemeden hızlıca Mina’ya doğru ilerlemeleri tavsiye edilir.
Mekke’nin kuzeydoğusunda, Kâbe’ye yaklaşık 5 kilometre uzaklıkta bulunan ve İslâm güneşinin dünyaya ilk doğduğu yer olan mübarek dağdır. Zirvesinin 20 metre aşağısında yer alan Hira Mağarası, Peygamber Efendimiz’in inzivaya çekildiği ve 610 yılı Ramazan ayının Kadir Gecesi’nde Cebrail vasıtasıyla “Oku!” (Alak) emrinin, yani ilk vahyin geldiği mekândır. Kayaların üst üste yığılmasıyla oluşmuş, bir kişinin ancak sığabileceği büyüklükte olan bu mağaraya ev sahipliği yapan dağ, yeryüzünü aydınlatan vahiy nuru sebebiyle “Cebelinûr” (Nur Dağı) adıyla da şereflendirilmiştir.
Mescid-i Harâm’ın yaklaşık 3 kilometre güneydoğusunda yer alan ve 759 metre yüksekliğe sahip olan Sevr Dağı, İslâm tarihinin en kritik dönüm noktalarından birine ev sahipliği yapmıştır. Peygamber Efendimiz (s.a.s) ve en yakın dostu Hz. Ebû Bekir, Medine’ye hicretleri sırasında Mekkeli müşriklerin takibinden kurtulmak için bu dağın zirvesindeki mağarada üç gün boyunca gizlenmişlerdir. İlahi bir mucize eseri olarak mağaranın girişine ağ ören bir örümcek sayesinde müşrikler içeri bakmadan geri dönmüş, böylece bu mağara teslimiyetin ve ilahi korumanın evrensel bir sembolü haline gelmiştir.
Mekke’nin 22 kilometre batısında, eski Mekke-Cidde yolu üzerinde bulunan Hudeybiye, günümüzde Şümeysî adıyla da bilinen Harem bölgesinin sınır (mîkat) noktalarından biridir. Hicretin altıncı yılında (628), Peygamber Efendimiz ve 1400 sahabesinin umre yapmak amacıyla geldiklerinde Mekkeli müşrikler tarafından durduruldukları, sahabenin canı pahasına “Rıdvan Biatı”nı gerçekleştirdiği ve akabinde tarihi Hudeybiye Antlaşması’nın imzalandığı stratejik bölgedir. Kur’an-ı Kerim’de “Feth-i Mübîn” (Apaçık Fetih) olarak müjdelenen bu barış antlaşması, İslâm’ın Arap Yarımadası’nda hızla yayılmasına ve Mekke’nin fethine zemin hazırlamıştır.
Mekke’ye 60 kilometre uzaklıkta, Seylülkebîr ile Sadr vadilerini birleştiren 5 kilometre uzunluğundaki bu çöl vadisi, Kur’an-ı Kerim’de doğrudan adı geçen (Tevbe Suresi 9/25-26) iki gazveden birine şahitlik etmiştir. Mekke’nin fethinden hemen sonra, İslâm ordusunun Hevâzin ve Sakif kabilelerine karşı verdiği zorlu Huneyn Gazvesi burada yaşanmıştır. Başlangıçta sayısal üstünlüklerine güvenen Müslümanların pusuda paniğe kapılıp dağıldığı, ancak Peygamber Efendimiz’in dirayeti ve Allah’ın manevi desteğiyle toparlanarak kesin bir zafer kazandığı bu vadi, ilahi yardımın ve tevazunun ne denli önemli olduğunu simgeler.
Mekke’ye 29 kilometre uzaklıkta, Harem sınırları dışında kalan önemli bir mîkat ve ziyaret noktasıdır. Huneyn Gazvesi’nde elde edilen ganimetlerin toplandığı ve Peygamber Efendimiz’in esirler arasında bulunan sütkardeşi Şeyma ile yıllar sonra duygusal bir görüşme gerçekleştirdiği tarihi alandır. Resûl-i Ekrem (s.a.s), ganimet taksiminin ardından Mekke’ye dönmek üzere burada ihrama girmiş ve umre yapmıştır. Suyu son derece hafif ve lezzetli olan tarihi bir kuyuya da ev sahipliği yapan Ci’râne, günümüzde umre yapmak isteyenlerin ihrama girmek için tercih ettiği başlıca duraklardandır.
Peygamber Efendimiz’i dünyaya getirme şerefine nail olan muhterem annesi Hz. Âmine’nin, Medine ziyaretinden dönerken hastalanarak vefat ettiği ve defnedildiği yer, Medine’ye yaklaşık 190 kilometre mesafedeki Ebvâ köyüdür. “Ümmünnebî” olarak da bilinen bu bölgeyi, Hudeybiye yolculuğu sırasında (Hicretin 6. yılı) ziyaret eden Peygamber Efendimiz, annesinin kabrini elleriyle düzeltmiş ve ona duyduğu derin şefkatle gözyaşı dökmüştür. Kabrin etrafı günümüzde sade bir taş yığınıyla çevrili olup, İslâm tarihinin en hüzünlü hatıralarından birini barındırır.
Peygamber Efendimiz’in bebeklik ve ilk çocukluk yıllarını (beş yaşına kadar) geçirdiği, bereketin ve saflığın simgesi olan evdir. Hevâzin kabilesine mensup sütannesi Halîme es-Sa’diyye’nin yaşadığı Benî Sa’d Vadisi’ndeki (Züveybât köyü) bu mekân, Allah Resûlü’nün göğsünün melekler tarafından yarılarak kalbinin yıkandığı “Şakk-ı Sadr” mucizesine de sahne olmuştur. Günümüzde etrafı taşlarla çevrili tarihi bir alan olarak korunan bu ev, çölün zorlu şartlarında yetişen o yetim çocuğun tüm âlemlere rahmet oluşunun ilk adımlarına tanıklık etmiştir.
Peygamber Efendimiz’in en son evlendiği hanımı olan müminlerin annesi Hz. Meymûne’nin medfun bulunduğu kabirdir. Hudeybiye Antlaşması’ndan bir yıl sonra gerçekleştirilen Umretü’l-Kazâ yolculuğu esnasında Mekke-Medine yolu üzerindeki Serif mevkiinde kıyılan bu nikâh, güçlü Âmir b. Sa’saa kabilesinin İslâm’a girmesine vesile olmuştur. Kaderin ince bir cilvesi olarak Hz. Meymûne, 671 yılında yine Serif’te vefat etmiş ve gelin olduğu bu kutsal toprağa defnedilmiştir. Etrafı duvarlarla çevrili bu sade kabir, İslâm’ın sadakat ve tevazu anlayışını günümüze taşır.
Hz. Ömer’in oğlu ve sahabenin en büyük âlimlerinden biri olan Abdullah b. Ömer, Peygamber Efendimiz’in sünnetine ve yaşam tarzına harfi harfine uymasıyla ün kazanmıştır. İslâm ordularıyla sayısız fethe katılan, hayatı boyunca fitne ve siyasi çatışmalardan uzak durarak kendini ilme adayan bu büyük sahabe, 692 yılında 85 yaşındayken Mekke’de vefat etmiştir. Muhacir olduğu için Harem sınırları dışında defnedilmeyi vasiyet ettiğinden, cenazesi Ten’îm bölgesi yakınlarında toprağa verilmiştir.
Hac ve umre ibadetini yerine getirmek üzere kutsal topraklara dışarıdan (âfâk) gelen Müslümanların, Harem bölgesine girmeden önce ihrama girdikleri ve niyet ettikleri ilahi hudut noktalarıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s) tarafından bizzat belirlenen bu beş ana nokta; Medine yönünden gelenler için Zülhuleyfe (Âbâr-ı Ali), Suriye/Türkiye yönünden gelenler için Cuhfe (Râbiğ), Irak yönü için Zâtüırk, Necid ve Körfez için Karnülmenâzil (Seylülkebîr) ve Yemen yönü için Yelemlem’dir. Haşmet Turizm ve Meram Turizm misafirleri, ibadetlerinin ilk ve en önemli adımı olan ihram ritüellerini bu kutsal durakların hizalarında ifa etmektedir.
İslâm öncesi Arap Yarımadası’nın kalbinin attığı, ticari, kültürel ve edebi faaliyetlerin hac mevsimiyle iç içe yürütüldüğü tarihi toplanma merkezleridir. Nahle ve Tâif arasında kurulan Ukâz’da şiir yarışmaları yapılır, Fâtıma vadisindeki Mecenne ve Arafat yakınlarındaki Zülmecâz’da büyük pazarlar kurulurdu. Peygamber Efendimiz, peygamberliğinin ilk yıllarında en şiddetli muhalefetlere göğüs gererek bu panayırları tek tek dolaşmış, Arap kabilelerine bıkıp usanmadan İslâm’ı tebliğ etmiştir. Bugün bu alanlarda Osmanlı mimarisinin izlerini de taşıyan tarihi kalıntılar bulunmaktadır.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) Tâif dönüşü yaşadığı hüznün ardından, Hicretten bir yıl önce (621) Receb ayının 27. gecesinde Yüce Allah’ın sonsuz kudretini müşahede ettiği büyük bir mucizedir. Cebrail vasıtasıyla Burak’a bindirilerek Mescid-i Harâm’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya (İsrâ), oradan da insan idrakinin sınırlarını aşan Sidretü’l-Müntehâ ve Cennetü’l-Me’vâ’ya yükseltilmiştir. Müşriklerin şiddetle yalanladığı bu eşsiz hadiseyi hiç tereddütsüz tasdik eden Hz. Ebû Bekir, bu sadakatiyle “Sıddîk” lakabını almıştır. Kur’an-ı Kerim’de İsrâ ve Necm sureleriyle sabit olan bu kutlu yolculuk, Müslümanların kalbinde Kudüs ve Mekke bağını ebediyen mühürlemiştir.
Mekke’nin güneydoğusunda, deniz seviyesinden 1700 metre yükseklikte Vec vadisi üzerinde kurulan Tâif, serin havası, bol yağmurları ve dünyaca ünlü gül bahçeleriyle Mekke’nin tarihi yazlığıdır. Peygamber Efendimiz, nübüvvetin 10. yılında (Şevval ayı) azatlısı Zeyd b. Hârise ile birlikte İslâm’ı tebliğ etmek umuduyla bu şehre gitmiş, ancak Sakif kabilesi tarafından acımasızca taşlanmıştır. Ayakları kanlar içinde kalmasına rağmen, Cebrail’in dağları onların üzerine yıkma teklifini “Hayır! Ben Allah’ın bu müşriklerin soyundan yalnız O’na kulluk eden nesiller çıkarmasını dilerim” diyerek reddetmiş ve merhametin yeryüzündeki en somut timsali olmuştur.
Tâif’te uğradığı acımasız saldırının ardından Peygamber Efendimiz’in sığındığı Şeybe ve Utbe’nin üzüm bağında, kendisine bir tabak üzüm ikram eden Ninevalı Hristiyan köle Addâs’ın imanla şereflendiği yerdir. Tâif’in Mesna bölgesinde, Vec vadisi içerisinde yer alan bu bereketli bağda Hz. Peygamber ve Addâs’ın hatırasını yaşatmak amacıyla inşa edilen Mescid-i Addâs, günümüzde de o tarihi ve manevi atmosferini korumaya devam etmektedir.
Peygamber Efendimiz’in Tâif dönüşünde, üzüm bağından ayrılıp vadiye döndüğü noktada, Ebûzübeyde dağının eteklerinde yer alan incir ağaçlarının gölgesinde dinlenip namaz kıldığı tarihi alandır. “Mescidü’l-Mevkıf” adıyla da anılan bu kutsal durak, Allah Resûlü’nün çektiği sıkıntıların ardından Rabbine yöneldiği tevekkül noktalarındandır. 2003 yılına kadar Osmanlı mimarisinin izlerini taşıyan yapı, yakın zamanda aynı manevi dokuya uygun olarak taştan yeniden inşa edilmiştir.
Mekke-Tâif yolu üzerinde uzanan ve asırlardır Mekke’nin taze meyve-sebze ihtiyacını karşılayan bereketli Nahletülyemâniye vadisidir. Hz. Peygamber Tâif dönüşünde burada geceleyip Kur’an-ı Kerim okurken, oradan geçmekte olan cinlerin Kur’an’ı dinleyip iman ettikleri ve kavimlerini de uyarmak üzere döndükleri yer olarak Ahkāf Suresi’nde (46/29) müjdelenmiştir. Aynı zamanda İslâm’ın ilk askeri birliği olan ve Abdullah b. Cahş komutasındaki seriyyenin (Batnınahle) Kureyş kervanını durdurarak İslâm’ın gücünü gösterdiği tarihi bir strateji noktasıdır.
Câhiliye dönemi ve İslâm’ın ilk yıllarında Mekke’nin Kızıldeniz’e açılan ana kapısı olan tarihi sahil limanıdır. Mekke’ye güneybatı yönünde 90 kilometre mesafede bulunan bu kadim liman, Mekkeli müşriklerin zulmünden kaçarak Habeşistan’a sığınan ilk Müslüman kafilesinin gemilere binip denize açıldığı hüzünlü ve umut dolu bir kalkış noktasıdır. Zamanla önemini yitirerek yerini Cidde limanına bırakan Şuaybe, günümüzde enerji ve su arıtma tesislerine ev sahipliği yapmaktadır.
Uhud Gazvesi’nin ardından, İslâm’ı öğrenmek bahanesiyle Medine’ye gelerek öğretmen talep eden Adal ve Kâre kabilelerinin, Müslüman heyetine kurduğu acımasız pusunun adıdır. Mekke ile Usfân arasındaki Hede mıntıkasında, Recî’ suyunun kenarında konaklayan on kişilik sahabe heyeti, Lihyânoğulları’na mensup yüz kişilik silahlı bir birliğin saldırısına uğramıştır. Teslim olmayı reddedip savaşarak şehit düşen sahabelerin yanı sıra, esir alınarak Mekke’ye satılan ve Ten’îm’de darağacında şehit edilen Hubeyb b. Adî ve Zeyd b. Desinne’nin destansı teslimiyetleri, İslâm tarihinin en sarsıcı hâtıralarından biridir.
Eski Mekke-Medine yolunun 65. kilometresinde, Usfân’ın 16 kilometre güneydoğusunda yer alan tarihi bir mevkidir. Hudeybiye Antlaşması’nın zahiren Müslümanların aleyhine gibi görünen ağır şartlarının ardından büyük bir hüzünle Medine’ye dönüş yoluna geçen Peygamber Efendimiz ve ashabına, “Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik” müjdesini taşıyan Feth Suresi’nin nâzil olduğu yerdir. Gamîm, hüznün ilahi bir müjdeyle ferahlığa dönüştüğü nurlu bir duraktır.
Eski Mekke-Medine yolu üzerinde, Mekke’ye 80 kilometre uzaklıkta bulunan ve Hz. Peygamber’in hicret, Veda Haccı ve umre yolculuklarında dinlenmek için tercih ettiği tarihi kasabadır. Hudeybiye’ye doğru ilerlerken Kureyş’in saldırı ihtimaline karşı İslâm tarihinde ilk defa “Korku Namazı”nın (salâtü’l-havf) kıldırıldığı yerdir. Ayrıca bu bölgede bulunan ve suyu acı olan kuyu (Bi’ritefle), Allah Resûlü’nün bereketli duası ve mucizesiyle tatlı ve bol bir su kaynağına dönüşerek asırlarca yolculara şifa dağıtmıştır.
Günümüzde Cümûm adıyla bilinen ve Mekke’nin 28 kilometre kuzeyinde, Fâtıma vadisinde yer alan bu bölge, Mekke’nin fethi operasyonunun son ve en görkemli karargâhıdır. Haşmet Turizm ve Meram Turizm kafilesiyle Konya’dan yola çıkıp kutsal topraklara adım atan umrecilerimizin de güzergâhında bulunan bu vadide, Peygamber Efendimiz kan dökülmesini engellemek için stratejik bir hamle yapmış ve 10 bin kişilik İslâm ordusunun her bir neferine gece vakti ateş yakmasını emretmiştir. On binlerce ateşi görerek kalplerine korku düşen Kureyş lideri Ebû Süfyân’ın teslim olup İslâm’ı kabul ettiği, bu ihtişamlı fethin anısına Mescid-i Feth’in inşa edildiği bu topraklar, İslâm’ın nihai zaferinin tescillendiği yerdir.
MEDİNE
Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) teşrifiyle “Yesrib” iken aydınlanıp “Nurlu Şehir” anlamına gelen Medine-i Münevvere’ye dönüşen, İslâm’ın ilk başkenti ve yeryüzünün en huzurlu beldesidir. Mekke’deki on üç yıllık zorlu tebliğ ve çile döneminin ardından Müslümanlara kucak açan Medine, Ensar ile Muhacir kardeşliğinin destanlaştığı, İslâm medeniyetinin devletleşip tüm dünyaya yayıldığı kutlu merkezdir. Misafirlerinin Kutsal Topraklar’daki ziyaretlerinde bambaşka bir sükûnet ve tarifsiz bir manevi huzur bulduğu bu mübarek şehir, her sokağında Allah Resûlü’nün ve ashabının aziz hatıralarını barındırır.
622 yılında Peygamber Efendimiz ve ashabının Mekke’deki müşrik zulmünden ayrılarak Medine’ye yaptıkları bu kutlu yolculuk, sıradan bir göç değil, İslâm tarihinin en büyük dönüm noktasıdır. Hakkı ve tevhidi yaşatmak uğruna maldan, mülkten ve doğdukları topraklardan vazgeçişin en somut sembolü olan Hicret, aynı zamanda Hicri takvimin de başlangıcı kabul edilmiştir. Zorluktan kolaylığa, baskıdan özgürlüğe uzanan bu çileli ama umut dolu yolculuk, Yesrib’i nurlu Medine’ye çevirmiş ve yeryüzündeki tüm Müslümanların kaderini değiştirmiştir.

Peygamber Efendimiz’in Medine’ye hicretinin hemen ardından temellerini atıp bizzat kendi elleriyle inşasına katıldığı, Mescid-i Harâm’dan sonra yeryüzünün en faziletli ikinci ibadethanesidir. İçinde kılınan namazın, Mescid-i Harâm hariç diğer mescitlerde kılınan namazlardan bin kat daha sevap olduğu müjdelenmiştir. İlk yapıldığında hurma kütüklerinden direkleri ve hurma dallarından çatısı olan bu mütevazı mescit, tarih boyunca Emevîler, Abbâsîler ve özellikle Mescid-i Nebevî’ye derin bir hürmetle hizmet eden Osmanlılar döneminde genişletilerek tezyin edilmiştir. Günümüzde ikonik Yeşil Kubbe’siyle (Kubbe-i Hadrâ) göğe yükselen, avlusunu devasa şemsiyelerin süslediği bu muazzam külliye, milyonlarca hacı ve umrecinin gözyaşlarıyla secdeye vardığı muhabbet merkezidir.
Mescid-i Nebevî’nin kalbinde yer alan, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) ebedi istirahatgâhının bulunduğu en mukaddes ve özel köşedir. Aslen Hz. Âişe validemizin odası olan bu mübarek mekân, Allah Resûlü’nün vefat ettiği ve defnedildiği yerdir. Yanında en sadık dostları Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in de medfun bulunduğu bu hücrenin ön yüzü, Osmanlı padişahları tarafından büyük bir edep ve hürmetle yaptırılan, üzerinde ayetler ve altın işlemeler bulunan “Şebeke-i Saadet” adlı parmaklıklarla korunmaktadır. Dünyanın dört bir yanından gelen Müslümanların, Peygamber Efendimiz’e salât ve selâm sundukları (Muvâcehe-i Şerîfe) bu eşsiz durak, dünyadaki hiçbir manevi duyguyla kıyaslanamayacak bir teslimiyet ve muhabbet alanıdır
Kelime anlamı “Tertemiz Bahçe” olan Ravza-i Mutahhara, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) mübarek kabri (Hücre-i Saâdet) ile minberi arasında kalan özel alandır. Allah Resûlü’nün, “Evimle minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir” hadisiyle müjdelediği bu mukaddes alan, yeryüzünde cennetten bir köşe kabul edilir. Mescid-i Nebevî’nin içindeki diğer alanlardan farklı olarak açık yeşil renkli halılarla kaplıdır. Umre ve hac ibadetlerini yerine getiren misafirlerimizin gözyaşları içinde iki rekât tahiyyetü’l-mescid namazı kılmak ve dua etmek için yarıştığı bu nurlu bahçe, Medine ziyaretlerinin en sarsıcı ve manevi doruk noktasıdır.
Mescid-i Nebevî’de Peygamber Efendimiz’in hutbe okuduğu, İslâm’ın ilk ve en önemli hitabet makamıdır. İlk yıllarda hutbelerini bir hurma kütüğüne yaslanarak okuyan Allah Resûlü için daha sonra üç basamaklı ahşap bir minber yapılmıştır. Hadis kaynaklarında, Peygamberimiz yeni minbere geçtiğinde eski hurma kütüğünün (Hannâne direği) ayrılık acısıyla inlediği rivayet edilir. Tarih boyunca Emevî, Abbâsî ve Memlük sultanları tarafından yenilenen minberin günümüzde Mescid-i Nebevî’de bulunan zarif ve işlemeli mermer hali, Osmanlı Padişahı III. Murad tarafından hediye edilmiştir.
Peygamber Efendimiz’in Mescid-i Nebevî’de cemaate namaz kıldırırken durduğu mukaddes noktayı işaret eden “Mihrâb-ı Nebevî”dir. Asr-ı Saadet’te bugünkü gibi oyuk bir mihrap bulunmamakla birlikte, Halife Ömer b. Abdülazîz dönemindeki genişletme çalışmalarında Peygamberimizin tam olarak namaz kıldırdığı yere bu niş eklenmiştir. Günümüzde kırmızı ve beyaz mermerlerin kusursuz işçiliğiyle bezenmiş, altın yaldızlı ayet ve süslemelerle donatılmış bu mihrap, imamların cemaate namaz kıldırdığı nurlu bir mihmandarlık köşesidir.
Mescid-i Nebevî’de müezzinlerin ezan okumak, kamet getirmek ve imamın tekbirlerini cemaatin arka saflarına duyurmak için kullandıkları yüksek platformdur. İslâm’ın ilk müezzini Bilâl-i Habeşî’nin gür ve yanık sedasıyla yankılanan bu makam, asırlar boyunca Mescid-i Nebevî’nin manevi ahengini sağlamıştır. Günümüzde Ravza-i Mutahhara’nın hemen arka kısmında yer alan zarif, oymalı mermer ve pirinç detaylara sahip bu mahfil, mescidin mimari şaheserlerinden biridir.
Medine-i Münevvere’nin en eski, en büyük ve en faziletli kabristanı olan Cennetü’l-Bakî’, Mescid-i Nebevî’nin hemen doğusunda yer alır. Peygamber Efendimiz’in kızları, eşleri (Müminlerin Anneleri), oğlu İbrahim, amcası Hz. Abbas, halası Hz. Safiyye, üçüncü halife Hz. Osman ve on bine yakın sahabenin ebedi istirahatgâhıdır. Peygamber Efendimiz sık sık burayı ziyaret eder ve yatanlara dua ederdi. Umrecilerimizin Medine turlarında mutlaka ziyaret edip dualar okuduğu bu mütevazı mezarlık, fani dünyadan ebedi âleme geçişin en sessiz ve en öğretici durağıdır.
Peygamber Efendimiz’in henüz anne karnındayken yetim kalmasına sebep olan o hüznün kaynağı, babası Hz. Abdullah’ın vefatıdır. Ticaret amacıyla Şam’a giden ve dönüş yolunda hastalanarak Medine’de (Yesrib) Nâbiga el-Ca‘dî’nin evinde vefat eden Hz. Abdullah, buraya defnedilmiştir. Yüzyıllar boyunca bu alanda korunan kabri, 1970’li yıllarda Medine’deki imar ve Mescid-i Nebevî’yi genişletme çalışmaları sırasında büyük bir ihtimamla Cennetü’l-Bakî’ kabristanına nakledilmiştir. Bu hatıra, Kutsal Topraklar’daki yetimlik ve teslimiyet şuurunu ziyaretçilere derinden hissettirir.
Mescid-i Nebevî’nin hemen güneybatısında yer alan ve tarihi “Musallâ” (Namazgâh) bölgesinin en büyük camisi olan Mescid-i Gamâme, Arapça’da “Bulut” anlamına gelir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) Mescid-i Nebevî yetersiz kaldığında bayram namazlarını kıldırdığı ve kuraklık zamanlarında yağmur duasına (istiska) çıktığı alandır. Yağmur duası esnasında bir bulutun gelip Peygamberimizi gölgelediği rivayet edildiğinden bu ismi almıştır. Günümüzde çok kubbeli zarif mimarisiyle ayakta duran bu yapı, Osmanlı padişahı Sultan Abdülmecid tarafından inşa ettirilmiş muazzam bir ecdad yadigârıdır.
Mescid-i Gamâme’nin hemen yanındaki Musallâ bölgesinde yer alan tarihi bir mescittir. İslâm’ın ilk halifesi ve sadakatin sembolü Hz. Ebû Bekir’in, halifeliği döneminde burada bayram namazlarını kıldırdığı rivayet edilir. Siyah bazalt taşlardan örülmüş duvarları ve zarif beyaz kubbesiyle dikkat çeken bu yapı, Sultan II. Mahmud ve Sultan Abdülmecid dönemlerinde kapsamlı restorasyonlardan geçerek bugünkü harika Osmanlı silüetine kavuşmuştur. Hacı ve umrecilerimizin yürüyüş rotasında yer alan bu eser, vefanın taşa kazınmış halidir.
Tıpkı Mescid-i Gamâme ve Mescid-i Ebû Bekir gibi “Yedi Mescitler” (Mesâcid-i Musallâ) bölgesinde yer alan tarihi yapıdır. İlmin kapısı ve İslâm’ın dördüncü halifesi Hz. Ali’nin (r.a.) kendi halifeliği veya valiliği döneminde bayram namazlarını kıldırdığı alana inşa edilmiştir. Mescid-i Nebevî’ye sadece birkaç yüz metre mesafede bulunan ve dikdörtgen planlı olan bu mescit, çevresindeki diğer ecdad yadigârı camilerle birlikte Medine’nin tarihi dokusunu koruyan önemli bir ziyaret noktasıdır.
Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid Han’ın İslâm dünyasını birleştirmek ve hac yolculuklarını kolaylaştırmak hayaliyle inşa ettirdiği efsanevi Hicaz Demiryolu’nun son durağıdır. 1908 yılında dualarla açılan bu istasyon, ecdadımızın Peygamber Efendimiz’e (s.a.s) duyduğu hürmetin en büyük kanıtıdır; öyle ki, trenlerin gürültüsü Allah Resûlü’nün ruhaniyetini rahatsız etmesin diye Medine’ye giren rayların altına keçeler döşenmiştir. Günümüzde Mescid-i Gamâme’nin ilerisinde Hicaz Demiryolu Müzesi (Tarihi Medine İstasyonu) olarak hizmet veren bu görkemli taş bina, Türk hacı ve umrecilerinin mutlaka ziyaret edip duygu dolu anlar yaşadığı muazzam bir vefa anıtıdır.
Arapça’da “yarış, koşu” anlamına gelen “Sebak” kelimesiyle anılan bu mescit, Medine’nin İslâm devleti dönemindeki sosyal ve askeri hayatına ışık tutan tarihi bir alanda kurulmuştur. Peygamber Efendimiz’in ashabını at biniciliğine ve askeri eğitime teşvik etmek amacıyla düzenlediği at yarışlarının (Müsabaka) başlangıç veya bitiş noktası olduğu için bu isimle anılmıştır. Mescid-i Nebevî’nin kuzeybatısında yer alan bu tarihi bölge, Kutsal Topraklar’ın sadece ibadetle değil, hayata hazırlık ve disiplinle de şekillendiğini gösteren kıymetli bir mirastır.
Medine’de Mescid-i Nebevî’nin kuzeyinde yer alan ve İslâm tarihi açısından büyük bir manevi sırra sahip olan tarihi mescittir. Peygamber Efendimiz (s.a.s) burada kıldığı bir namazın ardından ümmeti için Allah’a üç önemli duada bulunmuştur. Bu dualardan ikisi; ümmetinin kıtlık ve dış düşmanlar eliyle helak edilmemesi niyazı kabul görmüş (İcâbe), ancak kendi aralarındaki iç ihtilaflarla sınanmamaları duası ilahi hikmet gereği geri çevrilmiştir. Mescid-i Mübâhele veya Mescid-i Benî Muâviye adıyla da bilinen, duaların ilahi makamda karşılık bulduğu bu hüzünlü ve bereketli mekân.
Medine’nin kuzeyinde, Mescid-i Nebevî’ye yürüyüş mesafesinde yer alan bu yapı, “Şükür Mescidi” veya “Ebû Zerr Mescidi” olarak da bilinmektedir. İslâm kaynaklarına göre Cebrail (a.s), Peygamber Efendimiz’e gelerek, “Ümmetinden kim sana salât ve selâm getirirse, Allah da ona rahmet eder” müjdesini vermiştir. Bu muazzam ilahi lütuf karşısında Allah Resûlü bu noktada uzun bir secdeye kapanarak gözyaşları içinde Allah’a şükretmiştir. Peygamberimize duyulan muhabbetin ve Yüce Allah’a edilen şükrün yeryüzündeki simgesi olan bu alan, manevi atmosferiyle ziyaretçilerini derinden etkileyen mütevazı bir ibadethanedir.
Medine’nin güneybatısında, suyuyla meşhur tarihi Sukyâ kuyusunun hemen yanı başında konumlanan bu mescit, Bedir Gazvesi’ne giden İslâm ordusunun ilk karargâhını kurduğu stratejik noktadır. Peygamber Efendimiz ordusunu burada teftiş etmiş ve Hz. İbrahim’in Mekke için yaptığı bereket duasının bir benzerini burada Medine için yaparak şehre ilahi bereket inmesi için niyazda bulunmuştur. İslâm ordusunun Mekke müşriklerine karşı dirilişine ve kararlılığına şahitlik eden bu mekân, tarih ve askeri maneviyatın iç içe geçtiği çok özel bir ziyaret alanıdır.
İslâm tarihinin inşa edilen ilk mescidi olan ve Kur’an-ı Kerim’de “ilk günden takva üzerine kurulan mescit” (Tevbe Suresi, 108) ayetiyle yüceltilen Mescid-i Kubâ, Medine ziyaretlerinin en nurlu duraklarından biridir. Peygamber Efendimiz (s.a.s), Mekke’den Medine’ye hicret ederken Kubâ köyünde konaklamış ve bu caminin temellerini bizzat ashabıyla birlikte taş taşıyarak atmıştır. Allah Resûlü’nün hayatı boyunca her cumartesi günü yaya veya binekli olarak ziyaret edip namaz kıldığı bu mescitte, abdestli olarak kılınan iki rekât namazın bir umre sevabına denk olduğu hadis-i şeriflerle müjdelenmiştir. Bembeyaz kubbeleri ve zarif mimarisiyle Medine’nin incisi olan Kubâ, arınmanın ve İslâm kardeşliğinin sembolüdür.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) kutlu Hicret yolculuğu sırasında Kubâ’dan ayrılıp Medine merkezine doğru ilerlerken, Rânûnâ vadisinde İslâm tarihindeki ilk Cuma namazını kıldırdığı ve ilk Cuma hutbesini irad ettiği kutsal alanda inşa edilmiştir. “Mescid-i Âtike” veya “Mescid-i Vâdî” olarak da bilinen bu tarihi yapı, İslâm cemaatinin bağımsız ve hür bir topluluk olarak omuz omuza saf tuttuğu o ilk muazzam heyecanın hatırasını taşımaktadır. Bugün etrafı modern yerleşimlerle çevrili olan mescit, İslâm’da cemaat olma şuurunun ve Cuma namazı farziyetinin Kutsal Topraklar’daki en somut nişanesidir.
Medine’nin tarihi dokusu içinde yer alan Mescid-i Fadîh, İslâm sosyal hayatı açısından çok önemli bir kırılma noktasına şahitlik etmiştir. Kur’an-ı Kerim’de içkinin (şarabın) kesin olarak haram kılındığı ayetlerin nâzil olması üzerine, sahabelerin ellerindeki içki küplerini hiç tereddüt etmeden kırıp döktükleri ve Allah’ın emrine mutlak teslimiyet gösterdikleri yerdir. Benî Nadîr Yahudilerinin kuşatması sırasında Peygamber Efendimiz’in çadır kurduğu bu nokta, aynı zamanda “Güneş Mescidi” (Mescid-i Şems) adıyla da bilinir. Güçlü bir iradenin, itaatin ve ilahi yasalara
Mescid-i Kubâ’nın batısında yer alan tarihi Erîs Kuyusu (Bi’r-i Erîs), İslâm hilafet tarihinde eşine az rastlanır olaylara mekân olmuştur. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) kenarına oturarak ayaklarını tatlı suyuna sarkıttığı ve yanına sırayla gelen Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ı cennetle müjdelediği kutlu bir alandır. Aynı zamanda, Resûlullah’a ait olan ve vefatından sonra sırasıyla halifelere geçen İslâm devletinin resmi gümüş mührünün (yüzüğünün), Hz. Osman’ın hilafeti döneminde kazara bu kuyuya düşürülüp sonsuza dek kaybolması sebebiyle “Mühür Kuyusu” (Bi’r-i Hâtem) olarak da meşhur olmuştur. Kuyu, hilafet tarihindeki değişimlerin sessiz bir şahididir.
İslâm tarihinin en büyük yöneliş ve itaat mucizelerinden birinin yaşandığı, kelime anlamı “İki Kıbleli Mescit” olan muazzam tarihi yapıdır. Peygamber Efendimiz, Medine’ye hicretten sonra yaklaşık 16 ay boyunca Mescid-i Aksâ’ya (Kudüs) yönelerek namaz kılmıştı. Ancak Benî Selime yurdundaki bu mescitte öğle (veya ikindi) namazını kıldırdığı esnada nâzil olan Bakara Suresi’nin 144. ayetiyle, kıble kesin olarak Mekke’deki Kâbe’ye çevrilmiştir. Namazın tam ortasında cemaatle birlikte Kudüs’ten Kâbe’ye yön değiştirilen bu eşsiz anın hatırası, Mescid-i Kıbleteyn’in ihtişamlı çift mihraplı mimarisinde ve manevi dokusunda yaşamaya devam etmektedir.
Medine’ye hicretin ilk yıllarında Müslümanların yaşadığı büyük susuzluk krizini çözen, cömertliğin, dayanışmanın ve infakın sembolü olan tarihi kuyudur. Suyu oldukça tatlı olan bu kuyu önceleri bir Yahudi’ye aitti ve suyu Müslümanlara parayla satıyordu. Peygamber Efendimiz’in “Kim bu kuyuyu satın alıp kendi kovasını da Müslümanların kovasıyla eşit kılarak bağışlarsa ona cennet vardır” müjdesi üzerine Hz. Osman (r.a.) büyük bir servet ödeyerek kuyuyu satın almış ve kıyamete kadar ümmete vakfetmiştir. Hz. Osman’ın eşsiz fedakârlığının şahidi olan Bi’rirûme, Medine’deki kardeşlik ruhunun en kalıcı abidelerindendir.
Medine’nin kuzeyinde tüm heybetiyle yükselen Uhud Dağı, İslâm tarihinin en çetin imtihanlarından ve kahramanlık destanlarından birine sahne olmuştur. Peygamber Efendimiz’in “Uhud bizi sever, biz de Uhud’u severiz” buyurarak iltifat ettiği bu dağın etekleri, 625 yılında Mekkeli müşriklerle yapılan Uhud Gazvesi’nin yaşandığı meydandır. Okçular Tepesi’ndeki (Cebel-i Rümât) emre itaatsizliğin acı faturasının ödendiği; İslâm’ın sarsılmaz kılıcı, şehitlerin efendisi Hz. Hamza dâhil 70 kahraman sahabenin şehadet şerbetini içtiği bu topraklar, tevekkül ve itaatin bedelini derinden hissettirir.
İslâm’ın var oluş mücadelesinin zirve noktası olan Hendek Gazvesi’nin (Ahzâb) yapıldığı ve günümüzde “Yedi Mescitler” (Mesâcid-i Seb’a) olarak anılan tarihi savunma hattıdır. 627 yılında Müşrik ordularının ve müttefiklerinin Medine’yi haritadan silmek için birleştiği bir dönemde, Selmân-ı Fârisî’nin dâhiyane stratejisiyle şehrin saldırıya açık kuzey cephelerine derin ve geniş hendekler kazılmış, eşsiz bir direniş sergilenmiştir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) ve komutan sahabelerin çadır kurup dua ettikleri noktalarda bugün küçük ve tarihi mescitler (Mescid-i Fetih, Mescid-i Selmân vb.) yükselmektedir. İmanın, ortak aklın ve istişarenin imkânsızı başardığı bu mübarek meydan, İslâm harp tarihinin en önemli dönüm noktasıdır.
İslâm’ın var oluş mücadelesinin zirvesi olan Hendek Gazvesi’nin yaşandığı bölgede yer alan ve “Yedi Mescitler” anlamına gelen tarihi ibadet alanıdır. Medine’yi savunmak için Selmân-ı Fârisî’nin tavsiyesiyle kazılan hendeklerin çevresinde; Peygamber Efendimiz’in ve Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Fâtıma gibi ashabın önde gelenlerinin çadır kurup nöbet tuttukları ve dua ettikleri noktalara sonradan bu küçük mescitler inşa edilmiştir. Duaların kabul olduğu ve İslâm ordusunun büyük bir kuşatmadan ilahi yardımla zaferle ayrıldığı bu maneviyat yüklü alan, Medine ziyaretlerinin en sarsıcı duraklarından biridir.
Medine’de Sel Dağı’nın eteklerinde, Hendek Gazvesi sırasında önemli olaylara sahne olan Benî Harâm kabilesinin yurdunda inşa edilen tarihi mescittir. Peygamber Efendimiz (s.a.s) hendek kazımı çalışmaları sırasında burada konaklamış ve namaz kılmıştır. Aynı zamanda, sahabi Câbir b. Abdullah’ın evinde hazırlanan az miktardaki yemeğin, Allah Resûlü’nün duası ve mucizesiyle binlerce askeri doyuracak kadar bereketlendiği o muazzam hadise bu bölgede yaşanmıştır. İmanın, paylaşmanın ve ilahi bereketin Kutsal Topraklar’daki simgesidir.
Medine’nin güney ve doğu eteklerinde yer alan, İslâm tarihinin erken dönemlerinde ihanet ve kuşatmalara sahne olan tarihi bölgelerdir. Medine Sözleşmesi’ne ihanet eden bu Yahudi kabilelerinin yurtları, aylar süren kuşatmaların ardından Müslümanların eline geçmiş ve İslâm devletinin Medine’deki siyasi birliği ve güvenliği bu zaferlerle tam anlamıyla sağlanmıştır. Günümüzde hurmalıklar ve modern yerleşim alanlarıyla kaplı olan bu topraklar, İslâm harp tarihinin ve devletleşme sürecinin en kritik stratejik kırılma noktalarını temsil eder.
Medine-i Münevvere’den Mekke’ye umre veya hac amacıyla yola çıkanların ihrama girdikleri, Mescid-i Nebevî’ye yaklaşık 11 kilometre mesafedeki ana mîkat sınırıdır. Peygamber Efendimiz’in de Veda Haccı ve umre yolculuklarında ihrama girdiği bu alan, “Âbâr-ı Ali” (Hz. Ali Kuyuları) olarak da bilinir. Günümüzde göz alıcı devasa avlusu, özgün kare minareleri ve modern mimarisiyle ihrama giren milyonlarca hacı ve umrecinin telbiyeler eşliğinde Kâbe’ye doğru niyet ettiği muazzam bir başlangıç ve arınma merkezidir.
İslâm tarihinin en hüzünlü hadiselerinden birinin yaşandığı, Kur’an-ı Kerim muallimlerinin şehadet şerbetini içtiği tarihi kuyunun bulunduğu mevkidir. Necid bölgesine İslâm’ı öğretmek amacıyla gönderilen ve her biri hafız olan yetmiş güzide sahabe, burada kurulan hain bir pusuyla şehit edilmiştir. Peygamber Efendimiz’in günlerce gözyaşı döküp faillere beddua ettiği bu trajedi, İslâm davetinin ne denli büyük fedakârlıklar ve can bedelleri ödenerek yayıldığının en sarsıcı hatırasıdır.
Medine’ye yaklaşık 130 kilometre uzaklıkta bulunan Bedir, hak ile batılın birbirinden ayrıldığı, İslâm tarihinin en büyük ve ilk şanlı zaferinin (Bedir Gazvesi) kazanıldığı mübarek ovadır. 313 inanmış yüreğin, kendilerinden üç kat büyük bir müşrik ordusuna karşı ilahi yardımla (meleklerin inişiyle) yazdığı bu destan, İslâm’ın var oluş mührüdür. Umrecilerinin derin bir huşuyla ziyaret ettiği bu bölgede, şehadet mertebesine eren 14 şanlı sahabenin medfun bulunduğu “Şühedâ-i Bedir” kabristanı yer almaktadır.
Bedir Savaşı sırasında, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) orduyu komuta ettiği ve ellerini göğe açarak gözyaşları içinde, “Allahım! Bu bir avuç cemaat helak olursa, yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmaz” diyerek dua ettiği “Arîş” (gölgelik/çadır) mevkisinde inşa edilen mescittir. İlahi yardımın inmeye başladığı ve zaferin müjdelendiği bu tam nokta, İslâm ordusunun karargâh merkezi olmuştur. Günümüzde Bedir kasabasının kalbinde yükselen bu tarihi mescit, umutsuzluğun dualarla nasıl kesin bir zafere dönüştüğünün ebedi anıtıdır.
Mekke ile Medine arasındaki tarihi yol güzergâhında, Ravhâ vadisinde yer alan son derece bereketli ve huzurlu bir duraktır. İslâm kaynaklarında yetmiş peygamberin bu vadiden geçtiği ve namaz kıldığı rivayet edilir. Peygamber Efendimiz de Bedir Gazvesi’ne, Mekke’nin fethine ve Veda Haccı’na giderken bu kuyu kenarında konaklamış, dinlenmiş ve namaz kılmıştır. Kutsal topraklarda uzun yolculuklara çıkan kervanların asırlar boyunca soluklandığı bu tarihi kuyu ve mescit, tarihin manevi fısıltılarını günümüze taşır.
Medine’nin yaklaşık 150 kilometre kuzeyinde yer alan, verimli hurma bahçeleri ve aşılmaz denilen devasa kaleleriyle ünlü tarihi vahadır. Hicretin 7. yılında (628) gerçekleştirilen Hayber Kuşatması, Hz. Ali’nin (r.a.) eşsiz kahramanlığına ve Kamus Kalesi’nin kapısını bir kalkan gibi kullanışına sahne olmuştur. Yahudilerin Arabistan’daki en güçlü kalesinin fethedilmesiyle İslâm devletinin ekonomik ve siyasi gücü zirveye ulaşmıştır. Günümüzde o çetin savaşların izlerini taşıyan harabe kaleler, Kutsal Topraklar’ın askeri tarihini yakından görmek isteyen misafirlerimizi zamanda bir yolculuğa çıkarır.
Medine’nin yaklaşık 700 kilometre kuzeyinde yer alan ve Peygamber Efendimiz’in bizzat komuta ettiği son ve en zorlu askeri sefer olan Tebük Gazvesi’ne sahne olan bölgedir. Şiddetli yaz sıcağında ve kıtlık zamanında çıkılan bu sefer, Müslümanlar için tam bir sadakat testi (Ceyşü’l-Usre – Zorluk Ordusu) olmuştur. Bizans ordusuna karşı gövde gösterisi yapılan ve tek damla kan dökülmeden kazanılan bu siyasi zaferin kalbinde, Allah Resûlü’nün 20 gün boyunca konaklayıp namaz kıldığı ve günümüzde “Mescid-i Tevbe” adıyla bilinen tarihi mescit yer almaktadır.
